21 Aralık 2018 Cuma

3 Günde Amsterdam


Kanalların kenarına dizili sıra sıra harika evleri yakından görmezsem ölecekmişim hastalığına kapıldığım, yasak bildiklerimizin yasal olması ile hafiften iç gıcıklatan, üstelik de Murat`ın geçen yıl bensiz gidip gördüğü ve anlata anlata bitiremediği Amsterdam`a biletlerimiz vardı geçen hafta sonu için.

Bizde seyahatlerin finansesi şirket gezisi, x bütçesi, y toplantısı şeklinde pek olmadığı için bütün yıl biriktirdiklerimizle ya da kredi kartlarının limitlerini sonuna kadar sömürmek sureti ile ve kısıtlı izin tarihlerini kovalayarak oluyor genelde. Amsterdam biletleri de yine aylar öncesinde bir indirim zamanı "gidebilirsek gideriz, gidemezsek iptal ederiz" kafası ile alınmış ve kenara koyulmuştu.

Cuma`dan Pazar`a aheste ve keyifli geçen gün gün Amsterdam duraklarımız, hatıralarımız, sığdırabildiklerimiz/sığdıramadıklarımız ve gideceklerin işine yarayacağını düşündüğüm bilgilerle uzun bir gezi yazısı olacak, hemen başlıyorum.






Cuma, 12:30: Hello Amsterdam

Amsterdam Schipol hava alanda uçaktan indiğimiz an itibari ile saatimiz Cuma 13`ü gösteriyordu ve önümüzde dolu dolu geçmesini ümit ettiğimiz uzun bir Amsterdam hafta sonu vardı. Genelde planlı, programlı gezmeyi seven ben bu sefer akışına bırakmayı, denk gelen yerde yemeyi, denk gelmeyen müzeyi, mağazayı es geçmeyi tercih ettim -ettik diyeyim hadi ayıp olmasın 😊, çünkü Murat her türlü bana uyuyor sağ olsun-


Amsterdam Hava Alanı - Şehir Merkezi Ulaşım;


Hava alanından şehir merkezine ulaşmak için en popüler seçenek hızlı tren. Bunun dışında otobüs, shuttle gibi seçenekler de var. Fakat tren sıklığı fazla, fiyatları makul ve hızlı olduğu için daha mantıklı.

Amsterdam Schipol Airport - Amsterdam Central Station arası, trenin direkt olup olmasına bağlı olarak 14-20 dk arası sürüyor. Hızlı tren firmasının adı NS. Toplu bir ulaşım kartı almayacaksanız  tek yön tren bileti fiyatı; NS`nin sarı makinelerinden kendiniz alırsanız (demir para ya da kredi kartı ile sadece) 5,30€, NS`nin sitesinden/ uygulamasından online olarak alırsanız 4,30€ (hava alanında ücretsiz wi-fi var, uçaktan inip valizinizi aldıktan  sonra tren biletini online alabilirsiniz rahatlıkla). 

Kontuarlarda da satıyorlardır muhtemelen ama oradaki fiyat hangisi bilemiyorum. Hızlı trenin şuradaki sitesinden ulaşım noktalarına ve fiyatlarına bakabilirsiniz. Bizim gideceğimiz Zuid istasyonuna bilet fiyatı daha ucuzdu fakat zaten 2 günlük Amsterdam Travel Card aldığımız için trene sınırsız binme hakkımız vardı.

Biz tek yön bilet almak yerine, makineden 2 günlük Amsterdam Travel Card kart aldık, kişi başı fiyatı 21€`ydu. Fakat alırken önemli bir hususu atlamışız, kartlar 48 saatlik değil 2 günlükmüş, yani satın aldığınız gün ve ertesi gün geçerli (gece 4`e kadar). Biz 48 saat diye düşünüp hava alanına geri dönüşümüzü de karşılayacağını hesap etmiştik, Pazar sabahı kartların çalışmaması bize kötü bir sürpriz oldu. Amsterdam`da ulaşım araçları ve ulaşımda kullanılan kart tipleri hayli çeşitli ve birçok Avrupa şehrine göre karmaşık geldi bana. Amsterdam şehir içi ulaşım kartları ve müze kartları ile ilgili ayrı bir yazı yazdım, üzerine tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Ulaşım kartlarımızı aldıktan sonra merkeze gitmek için trene doğru yöneldik. Hangi trene hangi perondan binmemiz gerektiği konusunu hemen peronlara inişin yakınında bulunan "train info"lara sorduk. Doğru treni öğrendikten sonra, perona inen merdivenlerin başındaki sarı makinelere biletlerimizi okutup aşağıya indik. Biz önce şehir merkezine değil otelimizin bulunduğu "Amsterdam Zuid" bölgesine gittik. 7 dk sonra ineceğimiz duraktaydık.

Amsterdam Soğuğu


Hızlı ve konforlu bir ulaşımdan sonra nihayet Amsterdam sokaklarındaydık, hava 4 derece olmasına rağmen beklediğimden daha iyiydi, orada geçirdiğimiz süre boyunca hava genelde 3-6 derece arasında ve rüzgarsızdı. Düzgün bir mont ve kot pantolonun altına giydiğim termal tayt gayet yeterli geldi bana. Gitmeden önce okuduğum "Amsterdam soğuğu diye bir şey var" serzenişleri gözümü korkutmuştu ama çok sorun olmadı. Tabii ben, bere termal tayt falan dolaşırken, mini etekli bildiğimiz ince naylon çoraplı ve babetli kızları bisiklete binerken görmek biraz içimi üşütmedi değil 😃



Amsterdam`da Konaklama;


Biz konaklamak için Element Amsterdam oteli seçtik, booking üzerinden rezervasyon yaptık. Otelimiz "Amsterdam Zuid" istasyonuna 1km`lik yürüme mesafesindeydi. İstasyona daha yakın olsaydı süper olurdu ama yine de hem Zuid istasyonu tren, tramvay, metro, otobüs  ve hızlı trenin geçtiği bir istasyon olduğu için hem de şehir merkezine toplam mesafesi fena olmadığı için bizi üzmedi. Bunun dışında otelin her şeyini beğendik. Odaları oldukça büyük, temiz ve konforluydu hatta oda içinde mutfağı da vardı. Otelin hemen altındaki alışveriş merkezi ve büyük Albert Heijn süpermarketi de sevdik. Önceden rezervasyon yapmanın artısıyla kahvaltı dahil fiyatı Amsterdam ortalaması için makul bir fiyata gelmiş oldu. Yine aynı bölgede Zuid istasyonun çok çok yakınında Crown Plaza dikkatimizi çekti gidince. Bir daha yolumuz düşerse ona da bakabilirim. Bizim otelin şehir merkezine mesafesi 3-4 km kadardı, daha merkezi yerlere baktığımda bu bütçe ile ya çok salaş yerler ya da kutu kadar odalı, ortak banyolu hosteller falan vardı. Dolayısı ile otel seçimimizden memnun kaldık. Bu arada konusu gelmişken Booking.com üzerinden yapacağınız herhangi bir konaklamada  15$ indirim için buraya tıklayıp rezervasyon yapabilirsiniz.


Cuma, 15:00: Dam Meydanı ve Çevresi, Alışveriş

Amsterdam Central Station;


Burası tüm gezinin başlangıç ve bitiş noktası gibi bir şey, listedeki olmazsa olmazların çoğu buraya yürüyüş mesafesinde olduğundan, biz de otele yerleşme faslını atlatır atlatmaz, metro ile "central station" durağına attık kendimizi, bu arada saat de 15:00`i bulmuştu.


Seyahatlerde çok çok işime yarayan "CityMaps2Go" uygulamasına (çünkü harita çevrim dışı çalışıyor, internetiniz olmadığında hayat kurtarıyor resmen) bir sürü nokta eklemiştim ama dediğim gibi bu sefer biraz akışına bırakıp, keyfe keder gezmeye karar verdik ve çok fazla planlı gitmedik açıkçası. Kısıtlı zamanda, hele de yeme içme için önceden planlanan mekanlara uymaya çalışmak oldukça yorucu oluyor, böylesi daha iyi oldu.

Mannekenpis


Merkez istasyonda inip ileriye doğru yürümeye başladık. Karnımız bir hayli acıkmaya başlamıştı ki, hemen ileride önünde sıra olan bir patatesçi görüp girdik sıraya. Kocaman külahlarda satılan bu patates kızartmaları Amsterdam`ın meşhurlarından, patateslerin  ekstra lezzetli bir tarafı olmasa da soslar gayet güzeldi. Karın doyuracak boyutta ve sıcacık olunca fena gitmedi açıkçası. 9-10 çeşit sos arasından biz Amsterdam Onion sos ve Cheese sos aldık, ikisini de beğendik ama soğanlı olan biraz daha güzeldi. 2 Orta boy patatese (ki baya büyüktü) ve 2 sosa aşağı yukarı 10€ ödedik.


Dam Meydanı ve Alışveriş;


Cadde boyunca Dam meydanına kadar elimizde patateslerimiz, vitrinlere ve peynirci dükkanlarına bakınarak yürüdük. Dam meydanına vardığınızda bir tarafınızda Amsterdam Kraliyet Sarayı, bir tarafınızda Madame Tussauds müzesi ve diğer tarafınızda da devasa alışveriş merkezi De Bijenkorf kalıyor. Eğlenceli ve fotoğraflık aktivitelerden  olan "Ripley`s Believe or Not" ve "Body Worlds"de hemen bu civarda.

Dam Meydanı


Biz patates ile tıkandığımız için oturamadık ama hemen meydanda Kraliyet Sarayının yanında Naked Espresso kahve molası ve soluklanmak için oldukça hoş gözüküyordu. Biz şehre yeni varmış olmanın heyecanı ile yorgunluğa pek aldırış etmeden bu civarlarda ara sokaklarda dolanmaya devam ettik ve biraz mağazalara bakınarak vakit geçirdik.

Aşırı sevimli ördek dükkanlarından birisi ama asıl ünlü olanı değil, onu "duck store" olarak arayabilirsiniz

Google maps`e girip bakarsanız mağaza adına yok yok gibi ama özellikle listenize eklemek isteyeceğiniz yerlerden bazıları ; Urban Outfitters, Hema (ıvır zıvır mağazası), Sostrene Grenes (Flying Tiger`ın biraz daha kalitelisi gibi), Primark ve De Bijenkof olabilir. İrlanda asıllı Primark ucuzcu bir marka, ürünlerinin kalitesi de ona göre haliyle ama illa hoşunuza giden alınacak bir şeyler çıkıyor. İçinde hayli vakit geçebiliyor, dikkat. De Bijenkorf`da farklı markaları toplamış çok katlı bir mağaza. Alt katında Hermes, Luis Vitton, Gucci gibi  devlerin butikleri de mevcut. Alt katındaki kozmetik kısmı neredeyse ne ararsanız bulabileceğiniz çeşitte. Mac, Nars, Tom Ford, Charlotte Tilbury, Laura Mercier, Jo Malone, Rituels.. liste uzayıp gidiyor. Bu mağazanın hem vitrinleri hem kozmetik katı hem de tax free hizmetleri efsaneydi. Bu arada Amsterdam için tax free sınırı 50€ ve üzeri ve De Bijenkof gibi ne arasanız bulabileceğiniz tarzda mağazalar için oldukça mantıklı oluyor, aklınızda olsun.

Bake My Day


Mağaza turlarını tamamladığımızda hava tamamen kararmıştı, bu gece Red Lights civarında vakit geçirmeyi planladığımız için , yine bakına bakına o tarafa doğru yöneldik. Otelden çıktığımızdan beri oturmadığımız için artık bir mola ihtiyacı hissedip yol üzerinde gözümüze kestirdiğimiz bir kahvecide oturduk. Coffee Company daha eli yüzü düzgün gözükmesine rağmen (zincir kahveciymiş zaten) doluydu. Biz de biraz ilerisindeki Bake My Day`i tercih ettik. Mekan dışarıdan çok tatlı gözükmesine rağmen içi biraz salaştı ama kahvesi oldukça lezzetliydi. Biraz dinlenip çokça internetini sömürdükten sonra attık kendimizi Red Light District`e.

Cuma, 20:30: Red Light Distirct / Kırmızı Fener Mahallesi

Dillere destan Red Light düşündüğümden biraz daha farklıymış . Buranın olayı kırmızı ışıklı, mağaza vitrini misali yerlerin içinde müşteri bekleyen hayat kadınları biliyorsunuz. Perde açıksa içerideki kadını görüyorsunuz, perde kapalıysa meşgul olduğu anlamına geliyor. Mavi ışıklı vitrinlerde de transeksueller varmış bir rivayete göre ama ben görmedim. Caddenin ortasından nehir akıyor, nehrin iki yanı boyunca ışıklı vitrinler ve tabii içlerinde kızlar, aralarda coffee shoplar (kahve değil ot satıyorlar), meşhur live tiyatrolar ve sex shoplar mevcut, ara sokaklarda da benzer atraksiyonlar devam ediyor.

Red Light District


Gitmeden bunları okuduğumda bana aşırı çekici gelmişti ve daha büyük daha atraksiyonlu bir alan olarak hayal etmiştim. Fakat 3. dakikadan sonra defile izler bir olağanlıkta kızların giydiklerini ve fiziklerini incelemeye başladım :D Yalnız itiraf etmem gerekirse, kızların olduğu vitrinlere o kadar yakın yüründüğünü düşünmemiştim. Neredeyse diplerinden geçmek ve göz göze gelmek hafiften bir çekinme duygusu ile birlikte eğlenceliydi. Bu arada kızların yanlarındaki raflara, müşteri çekmek için, türlü türlü malzeme dizdiklerini de okumuştum. Benim gördüklerimde kola, su, sakız falan vardı :D Hatta yemek siparişi vermiş önüne patatesi, içeceği dizmiş yemek yiyeni bile gördüm. Erken mi gittik acaba 😆 Live tiyatrolardan ise birkaç tane vardı. Hatta bir tanesi tiyatro haricinde, birkaç dakikalık video kabini gibi bir takım atraksiyonlar da sunuyordu ve fiyatı diğerlerine göre çok uygundu. Bazılarında kız kıza ya da kız erkek girebilirsiniz ama erkek erkeğe giremezsiniz uyarısı vardı :D İçlerinden en ünlü olanının ise önü inanılmaz kalabalıktı. Onda biraz aklımız kaldı açıkçası ama hem fiyatının yüksek olduğunu tahmin ettiğimiz için hem de aşırı kalabalık olduğu için es geçtik. Döndükten sonra fiyatını merak edip arattım ve Hayat ve Seyahat blogunda gayet ayrıntılı bir yazıya rastladım, merak edenler okusunlar.

Bu bölge için her yazıda denk geleceğiniz klişe uyarıyı ben de ekleyeyim "FOTOĞRAF ÇEKMEK YASAK" Çekenlerin başına hoş şeyler gelmediği ile de ilgili türlü türlü rivayet var internette. Ayrıca yine her yerde yazdığı gibi güvenlik açısından hiç bir sıkıntı yok, oldukça hareketli ve turistik bir bölge.


Cuma, 22:30: Akşam yemeği/ Mr.Burger


Red Light turu tamamlanınca artık karnımızı adam akıllı doyuralım diye önceden haritama işaretlediğim mekanlara baktım ama yürüyüş mesafesinde bir yer olmadığını fark edince yine akışına bırakalım dedik. Merkez istasyona doğru, geldiğimizden farklı bir rotada yürümeye başladık. Zeedjik caddesinde, boydan boya dizilmiş ve hepsi de keyifli gözüken mekanların içinden birini seçtik ve dışarıdan hiç fena gözükmeyen Mr. Burger`a oturduk. Fakat akışına bırakmak bu sefer pek güldürmedi. Hamburger kötü olmamakla birlikte çok sıradan çıktı ama en azından fiyatı iyiydi deyip çok üzerinde durmadık. 2 hamburger, 2 patates, 2 içeceğe 22-23€ civarında ödedik. Yemek faslından sonra biraz daha civarda sokaklarda dolanıp otelin yolunu tuttuk, otele döndüğümüzde saat gece yarısını geçiyordu sanırım ve böylece 1. gün bitmiş oldu. Hava şartları daha ılıman olsaydı ve bizim de biraz daha enerjimiz olsaydı Red Lights civarında bir barda bira keyfi yapmak ve biraz daha bütçemiz olsaydı live sex show`a girmek isterdik ama başka bahara artık.



Cumartesi, 08:30: Market Turu


Cumartesi sabahı otelde kahvaltı edip erken çıkma niyetindeydik fakat otelin altındaki avm`ye (Gelderplein) bir girelim dedik. Avm`nin akşam kapanış saatleri 19 civarı olduğu için dönüşte denk gelmek mümkün olmuyor çünkü. Avm`de çok dağılmamaya çalışsak da Krudivat`a, Hema`ya, Bever`e (baya büyük ve tatmin edici bir outdoor mağazası) ve Albert Heijn markete girdik. Bu market şehrin hemen her noktasında olmasına rağmen buradaki oldukça büyüktü. Peynir alışverişimizin çoğunu buradan yaptık. (Hava alanında da aynı market var, peynir çeşitleri ve fiyatları aynı, siz oraya da bırakabilirsiniz. Fakat daha şık ve gösterişli paketlerde, daha fazla alternatif içinden peynir almak istiyorsanız şehir merkezindeki peynir dükkanlarını es geçmeyin). Envai çeşit şaraplarda ve minicik cam şişe Heineken`lerde aklım kaldı ama yine kabin valizi. --Pegasus da bagaj ücretini 117TL yapmış sağ olsun, dolayısı ile alacağım şeylerin fiyatı şöyle oluyordu. 1 şişe bira 2€ + 117TL :D Böyle düşününce almamayı tercih ettim--

Peynir dükkanlarından sadece birisi


Bir iki mağaza ben, bir iki mağaza Murat derken otelden çıkmamız 11`i buldu. Bu cumartesi planında Murat tek başına Ajax Stadyum turuna gidecekti, ben de Rijks Müzesi ve yetişirse Van Gogh müzesine. Sonrasında da buluşacaktık.

Cumartesi 11:30: Ajax Stadyum turu

Murat genelde sevdiği takımların stadlarını gezmekten baya keyif alıyor. Ben de şimdiye kadar ona eşlik ediyordum ama bu sefer hem zaman kısıtlı olduğu için hem de bütçeyi düşürmek adına gitmedim. Ajax stadyum turu; rehber eşliğinde belli saatlerde başlayıp 1 saat kadar süren bir tur. Sitesinden saatlerini kontrol edebilir hatta planlayabiliyorsanız bilet de alabilirsiniz. Kapıdan alınan bilet fiyatı 16.5€, internet bilet fiyatı 15€`ydu. Hatta booking.com cüzdan uygulaması diye bir eklenti yapmış, oraya kredi kartınızı tanımlayıp size verdiği QR koddan öderseniz 12,5€ Biz saati planlayamadığımız için kapıdan bilet almayı tercih ettik. Murat turdan gayet memnun ve mutlu döndü geriye.



Cumartesi 11:30: Rijks Müzesi ve Museumplein


Ben otelden çıkmadan önce Rijks müzesine online bilet aldım fakat Van Gogh Müzesine`ne aynı gün için bilet kalmamıştı. Rijks müzesinde bilet tükenmesi gibi bir durum söz konusu değil ama biletleri  tarihli saatli satılmadığı için, bugün yetiştim yetişemedim derdi olmuyor. Dolayısı ile sıra beklememek adına online almak çok mantıklı. Zaten içeride vestiyer sırası gibi bir challenge var, bir de bilet almak için vakit kaybetmeye gerek yok. Rijks müzesinin bileti 17,5€`ydu.

Bizim otelin bulunduğu istasyondan 5 numaralı tramvaya binerek Rijks Museum durağında indim. MuseumPlein dedikleri müzeler meydanı aslında burası. Rijksmuseum, Van Gogh Museum, Stedelijksmuseum, Moco Museum burada birbirine yürüyüş mesafesinde. Bu bölge Vondelpark`a da yürüyüş mesafesinde ve sağlam vakit + efor isteyen planlara gebe. Tam bir turistik aktivite olarak, fotoğraf çektirmelik Amsterdam yazılarından birisi de hemen Rijks müzesinin önünde. Ben Amsterdam yazsının etrafını sarmış çılgın kalabalığa sadece bakmakla yetinip -ki sanırım yazıyı şu an kaldırmışlar- hemen yanındaki Van Gogh müze dükkanına bir uğradım. Oradan çıkınca da doğruca Rijks binasının girişine doğru devam ettim.

Binadan içeriye girdikten sonra çanta ve montumu vestiyere bırakmak için 20dk kadar sıra bekledikten sonra (sırt çantası ve benzer boyuttaki çantalar yasak olduğu için mecburen bırakıyorsunuz) danışmadan bir harita alıp, biletimi kapıda okuttuktan sonra nihayet sergi salonuna doğru adım attım.



Bu arada müzedeki en ünlü eserlerin 2. katta olduğunu öğrenmiş olmama rağmen 1. katı tamamen es geçmek istemedim. Müze toplamda 5 kattan oluşuyor, sadece 2. kata bakıp çıkmak mantıksız geldi, gezebildiğim kadar gezerim diye düşündüm. 1. katta daha salona ilk girişte bir Van Gogh portresi ile karşılanmak çok hoştu. Açıklamaları okumakla başlayan Rijks  turum, "kimin eseriymiş bir bakayım"dan, "hımm güzel tabloymuş"a, sonrasında "uzaktan da gayet net görülüyor, yakınına gitmeme gerek yok" a döndü 😞 Sanata bu kadar duyarsız bir tablo çizmek istemezdim ama gerçekten ÇOK yoruldum. Üstelik sabahki mağaza turunu saymazsak benim için günün ilk gezisiydi daha, ara ara oturup dinlenmeye çalışsam da bir müddet sonra hiç halim kalmadı. Neticede "dijital baskı 1600`lerde var mıymış ya?" dedirtecek tabloları ve dünya gözüyle Vermeer, Van Gogh gördüğüm için mesudum tabii ama sadece 1.ve 2. katı gezip diğerlerini es geçtiğimi itiraf etmeliyim. Bu arada tablolar bir yana Rijks`in en etkilediğim kısmı kitaplığı oldu sanıyorum. Gerçekten kitaplara bakmak ve bir masada oturup okumak isterseniz 1. kattan girmeniz gerekiyor. Sadece şöyle bir görmek ve fotoğrafını çekmek ile ilgileniyorsanız da 2. kattan girmelisiniz. Kütüphanenin girişleri katların ortalarına denk geliyor, salonları sıradan gezerken gözden kaçırmak zor. Ben 1. kattan da girip ortamın havasını biraz içime çektim, kitapları elime alıp biraz karıştırdım ve raflara göz attım. Gerçekten kütüphane olarak da kullanılıyor olması nedeniyle çift kapılı sessiz bir ortam, fotoğraf/telefon vs yasak, kitabınızla biraz solunmak için efsane ortam.

Rijksmuseum`un avlusu


Bu arada müze binasına yani bu avluya girişte bilet sorulmuyor, dolayısı ile avluya girip müzenin hediyelik dükkanına bakabilir, müzenin kafesinde bir şeyler yeyip içebilir ve internetinden faydalanabilirsiniz.

Cumartesi 16:30: Cafe Winkel 43

Niyetimiz Rijks`in kafesinde Murat ile buluşup oturmaktı ama kalabalığını görünce vazgeçtim ve rotamızı elmalı tartları ile meşhur Cafe Winkel 43`e çevirmeye karar verdik. Ben Murat`ı beklerken Rijks`in arka tarafında kalan sokaklarda, kanalların arasında dolanarak vakit harcadım. Yine bu sokaklar da gayet renkli, dolaşıp vakit harcanabilecek mekanlar, mağazalar ve coffe shoplarla doluydu.



Ben dolanırken Murat da stadyum turundan döndü ve yine tramvay ile Cafe Winkel 43`e doğru yola çıktık (Yine 5 numaralı tramvaya binip, Marnixplein durağında indik). Kısa bir tramvay yolculuğu ve kanal kenarında kısa bir yürüyüşten sonra bir köşe başında kapısında sıra olan Winkel karşımızdaydı. Hiç vakit kaybetmeden sıraya girdik ki bizden 15-20 dk sonra sıra iyice arttı, hafta sonları hep böyle oluyormuş genelde. Ama seri çalıştıkları için sıra çok hızlı ilerliyor, zaten önlerinde turtalar hazır, içeceği de anında hazırlayıp veriyorlar. Ayrıca siparişleri alan çocuğun kafası mı güzel yoksa kendi sempatikliği mi falan diye düşünürken sıra hemen size geliyor. Küçücük ortamda tezgah arkasında çalışanların hoş sohbeti, evlerine gelen arkadaşlarını ağırlıyorlarmış gibi samimi tavırları ortama ekstra keyif kattı bizim için.


Şansımıza sırada beklerken yanımızdakiler kalkınca oturmaya bile yer bulduk ve süper oldu. O an karnımızın aç olmasının da etkisi var tabii ama elmalı tartı ÇOK beğendik. Üstelik kocaman bir porsiyondu ve tam karın doyuracak cinstendi. Eğer tok karnına gidiyorsanız tek tartı 2 kişi paylaşabilirsiniz. 2 kahve 2 elmalı tarta 14€ ödedik ve Winkel 43`den oldukça keyifli ayrıldık.



Cumartesi gününe özel miydi bilmiyorum ama Winkel`in hemen önünde yerel bir pazar da vardı ve efsane görünen mantarlar ve peynirlerle göz banyosu yaptık.

Winkel`de hem dinlenip hem karnımızı doyurduktan sonra Central Station`a doğru yürümeye başladık. Hava henüz tam kararmadığı için fotoğraf çekmekle de bir hayli vakit harcadık. Anne Frank`in evinin önünden geçip, ilgimizi çeken mağazalara girip çıktık (Kozmetik severler için  Lush, Deciem ve hemen karşısındaki Skins  bu rotada mesela) ve sokakların keyfini çıkarttık.


Cumartesi, 19:00: Akşam Yemeği/Cau Steakhouse

Bu yürüş sırasında akşam yemeği için gözümüze kestirdiğimiz bir yer olmayınca Murat`ın geçen yıl denediği ve beğendiği Cau`ya gitmeye karar verdik. Cau, Dam Meydanı`na çok yakın, rezervasyon istiyormuş normalde ama biz nispeten erken saatte gittiğimiz için yer bulduk. Murat steak,  ben de içinde avokado olan Latin Burger yedim, ikisi de oldukça başarılıydı. Hizmet ve mekan da düşünülünce fiyatları da gayet iyiydi bana göre. Tek hamburlerler 13-16€ arası, steakler 16-50€ arasındaydı.



Cau`da aheste aheste karnımızı doyurup kalktıktan sonra saat daha 9`a geliyor olmasına rağmen dün akşamki Red Light enerjimizden eser yoktu. Hava da düne göre oldukça soğumuştu ve yavaş yavaş otele dönüş yoluna geçmeye karar verdik. Yine de çevreye bakına bakına otele varmamız 10.30`u buldu. Biraz erken de olsa Amsterdam`da ikinci günümüzü bitirmiş olduk.

Pazar, 09:00: Son saatleri değerlendirme


Pazar dönüş uçuşumuz 13.30 gibiydi, hava alanına ulaşım hızlı olduğundan, sabah otelden erken çıkıp kalan birkaç saatimizi de merkezde değerlendirmek istedik. Otelde kahvaltı yapıp, uçakta yemek üzere muz falan da almayı ihmal etmeden (çünkü pegasus biliyorsunuz çöp bile vermez ücretsiz) otelden çıkış yaptık. Merkeze gidelim diye metroya yönelmiştik ki turnikede biletlerimizin artık çalışmadığı gerçeği ile yüzleşmek hiç hoş olmadı. O an dank etti ki bizim 48 saatlik diye düşünerek aldığımız biletler, 2 günlükmüş yani Cuma ve Cumartesi geçerli Pazar günü geçersizmiş. Bu hiç hoş olmadı çünkü bu durumda hem o biletlere en başta ödediğimiz para gereksiz fazla oldu hem de tekrar alınacak biletlerin maliyeti çıkmış oldu. Şansımıza o istasyonda metro bileti satan görevliler vardı ve onlara sorduk durumu. Aldığımız biletlerin fişini gösterip 48 saat geçerli değil miydi bunlar diye sorduk, görevli hanımefendi de "48 saatlik olduğunu sanmakla haklısınız ama öyle değil maalesef " deyip bize şehir merkezine ulaşım için 2 tane metro biletini ücretsiz verdi, "merkezden hava alanına ulaşmak için tekrar bilet alacaksınız mecburen ama metroya para ödemeyin en azından" dedi ♥


Çiçek Pazarı (Bloemenmarkt);


Neyse metro biletlerini ücretsiz aldıktan sonra istikametimiz çiçek pazarı ve çevresiydi. Yine rastgele yürüdüğümüz rotada hafızamdan silmek istemeyeceğim sokaklar, caddeler iştah açıcı kafeler görerek çiçek pazarına vardık. Burası kısa bir zaman aralığını değerlendirmek, ufak tefek hediyelikler  ve en güzel magnetler için doğru adres olabilir.



Biz de canlı çiçeklerle göz banyosu yapıp biraz hediyeliklere bakındıktan sonra yavaştan şehirle vedalaşıp hava alanı trenine binmek üzere Central Station`a doğru yürümeye başladık.


Bir yandan Amsterdam ile veda turu ama bir yandan da gözümüz saatte, tren istasyonuna yürüyüş sandığımızdan biraz daha uzun sürdü, yaklaşık 20 dk`nın sonunda vardık. Hava alanına tren bileti satan sarı NS makinelerinden biletlerimizi alıp, dikkatsizliğimiz yüzünden ulaşıma gereğinden fazla para harcamış olduğumuz gerçeği ile trene yöneldik.



Pazar, 11:45:🔊 "Bir seyahatimizin daha sonuna geldik" 


İlk kalkacak olan trene bindik ve sadece 15 dk sonra hava alanındaydık, Amsterdam`ın en bayıldığım özelliklerinden birisi de bu oldu sanırım. Son bir market turu, uzun uzun güvenlik ve pasaport kontrol sıraları derken Amsterdam`a veda zamanı gelip çattı. Dönüşte de klasik "çok mu harcadık, onda aklım kaldı, az peynir aldık, ama o yediğimiz güzeldi" değerlendirmeleri başladı ve birkaç saat sonra da konu İstanbul trafiğine dönüverdi.


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Amsterdam Hakkında;



  • Kasım sonu olmasına rağmen şehir bir hayli kalabalıktı, daha ılıman zamanlarda ulaşacağı kalabalığı tahmin etmek bile istemiyorum.
  • İngilizceleri ve aksanları baya iyiydi hatta bir ara ana dilleri mi İngilizce arkadaş bunların diye düşünmedim değil.
  • Şehir, gitmeden okuduklarımın aksine çok pahalı değildi, Avrupa ortalamasındaydı bizce.
  • Şehrin hemen yer yerinde ücretsiz wi-fi vardı, yurt dışında kullanmak için internet paketi almamıza gerek kalmadı resmen.
  • Bisiklet trafiği, otomobil trafiğinden fazlaydı çoğu yerde ve sırf mini eteği ve topuklu ayakkabıları ile bisiklete binebilen kadınlar olduğunu görmek bile mutluluk vericiydi.
  • Ülkeye adım attığımız andan itibaren hava alanındaki güvenlik görevlileri de dahil olmak üzere, günlük hayatta iletişim kurduğumuz istisnasız her insan acayip güler yüzlü ve nazikti. İspanya, İtalya ve Fransa`ya bir çok sefer gitmiş biri olarak daha önce bu "istisnasız" durumunu yaşamamıştım açıkçası ♥ Keyif vericiler legal olduğundan mı böyleler acaba 😅 Şaka bir yana konusu gelmişken o konuda da 3-5 satır eklemek isterim


Coffee Shop Meselesi;


Hollanda kültüründe coffee shop dedikleri mekanlar esrar, ot vs keyif verici madde yada bunlardan içeren yiyecek, içecek satan cafe benzeri yerler, 18 yaş üstü canı isteyen herkese açık. Kaldı ki zaten turist çeken ana aktivitelerden birisi. Ne yalan söyleyeyim ben deneme niyetindeyim (İçki ve uyuşturucu dostunuz değildir, zararlıdır, kötüdür, kullanmayınız) Oitheblog "ne yaparsanız yapın şehri saran ot kokusundan kurtulamıyorsunuz" gibi bir şey yazmış, gitmeden önce okuduğumda "öff kızlar amma abartmışsınız haa" demiştim ama haklılarmış. Ve o kadar kötü kokuyordu ki, bana kokusundan fenalık geldi. İlk duyduğumda anlamadım hatta, pis birşey kokuyor burada dedim ama bir baktım ki adım başı buram buram aynı koku var :D Bir süre sonra coffe shop görünce karşı kaldırıma geçmeye başladım. Coffee Shop`lar haricinde paketli kek, lolipop vs satan dükkanlardan da şehrin her tarafında bolca mevcut ama gözünüzde çok bir şey canlanmasın, dükkanların çoğu bi milyoncu gibi dökük salaş yerler. Ayrıca ilginizi çekiyorsa Damstraat`da bir de Cannabis Museum var. İnteraktif bir sunumla bitkinin tarihini, nörolojik etkilerini vs anlatıyorlarmış.

--Ben değil ama keklerden deneyen bir arkadaş; tadını beklediğinin aksine beğendiğini, yedikten sonra da keskin ve kısa süreli bir baş dönmesi yaşadığını, onun da birkaç dakikada içinde geçtiğini söyledi, onu da ekleyeyim 😈  --

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



Tahmin edersiniz ki çok keyifli ama hızlı geçen,  hava soğuk olmasına rağmen, en çok sokaklarda, kanallarda başıboş, avare yürümekten keyif aldığımız bir seyahat oldu. Geride de keşfedilecek çok mekan, çok mağaza ve çok müze kalmış olsa da kısa zamanda kendimizi yine Amsterdam`a atarız dedirtecek kadar ruhuma işleyen bir şehir olmadığını da itiraf etmem gerek... diye yazdım ki fotoğrafları gözden geçirirken baharda da bi kere daha gidilir yaa şeklinde hafiften bir özlem hissettim 😍

Yolu düşeceklere şimdiden iyi seyahatler ♥




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder